Hakkımda
SÖZÜN ÖZÜ
Bağlantılarım
*
*
*
Kategoriler
Arkadaşlarım
|
124 BİN PEYGAMBER
124 BİN PEYGAMBER Eskilerden biri akşam yemeğini sarayda yemek üzere halifenin davetlisiydi. Hızlı hızlı saraya doğru giderken önüne biri çıktı. Önüne çıkan adama kim olduğunu sordu. Adam: - Ben yolcuyum. Buranın yabancısıyım. Aç ve yorgunum, dedi. O da: - Ben halifenin davetlisiyim. Gel beraber gidelim, dediyse de misafir: - Benim halife ile ne işim olacak. Senin bana vereceğin bir tas çorban varsa ver, yoksa bırak, deyince fazla ilgilenmeyip saraya doğru yöneldi. Davetten sonra dönüşte baktı ki, adam bir kenara kıvrılmış uyuyor. Uyandırmak istemedi ve "Sabah uyanacağı vakitte gelir ve karnını doyururum" diye düşündü, evine gitti, yattı ve uyudu. O gece bir rüya gördü. Kendisi bir çöldeydi. Yüzünden ışıklar saçılan büyük bir kalabalık ve o kalabalığın önünde de daha nurlu bir zat bulunuyordu. Bunların kimler olduğunu sordu. Kendisine: - Bunlar 124 bin Peygamberdir. En önde olan da son Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) dır, dediler. Hemen Peygamberimiz'in elini öpmek istediyse de, Peygamberimiz elini vermedi. Ve buyurdu ki: - Biz, sevdiklerimizden bir tas çorbayı esirgeyenlere elimizi vermeyiz. Uyanır uyanmaz hemen akşamki yabancıyı bulmak için koştu. O, henüz kalkmış ve yola koyulmuştu. Geri çevirmeye uğraştı ve "Ne olur bir tas çorbamı iç" diye yalvardı. Yabancı adam ısrarlara rağmen kabul etmedi ve şöyle dedi: - SENİN BİR TAS ÇORBA VERMEN İÇİN İLLÂ DA 124 BİN PEYGAMBERİ SEFERBER Mİ ETMEK LÂZIM? O GÜÇTE OLMAYANLAR NE YAPACAKLAR? Bundan sonra o zat rastladığı hiç bir misafire yemek ikram etmeden göndermezdi. Hatta kendisine misafir olup yemeğini yemesi için yalvarırdı. |
Tarih: 17:14, 23.8.2008 Kategori: A-DINI HIKAYELER |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
ABDULLAH BİN MÜBAREK
ABDULLAH BİN MÜBAREK Abdullah b. Mübarek Hazretleri bir vakit savaşa katılmıştı. Savaşta karşısına çok zorlu bir düşman askeri çıkmıştı. Bu düşman askeri ile uzun bir mücadeleye girişir. Birebir bu savaş o kadar sürer ki, vakit namazı girmiş ve geçmek üzeredir. İbnü Mübarek Hazretleri düşmanına der ki: Şu kadar zamandır çarpışıyoruz, birbirimize üstünlük sağlayamadık, benim namaz vaktim girdi ve de geçmek üzeredir. İzin ver, ben namazımı kılayım, sonra çarpışmaya devam edelim. Düşmanı bu öneriyi kabul eder ve İbnü Mübarek Hazretleri namaza durur. Namazı bitip çarpışmaya başlayacakları sırada bu sefer de düşmandan bir öneri gelir: Sen ibadetini yaptın, bana da müsaade et, ben de putlarıma gerekli tazimde bulunayım. Düşman göğsünde sakladığı küçük bir putu çıkarıp yere koyar, karşısına geçip kıyam eder. Sonra da karşısına geçip oturur. İbnü Mübarek Hazretleri düşmanının puta tazim ettiğini görünce içinden der ki: İşte düşmanı tam öldürecek zaman. Yerinden kalkar ve elinde kılıç, düşmanın başına dikilir. Tam kılıcı indireceği zaman: Ahdinde dur, şüphe yok ki verilen sözün sorumluluğu vardır. (İsra, 17/34) diye bir ses duyar. Bu sesi duyması ile birlikte ağlamaya başlar. Düşman, başını kaldırıp baktığında, İbnü Mübarek in elinde kılıçla ağladığını görür. Düşman sorar: Ne yapıyorsun? Sana ne oldu? İbnü Mübarek düşündüklerini anlattıktan sonra şöyle dedi ki: Senin yüzünden bizi azarladılar. Düşman bu durumdan çok duygulanmıştır. Der ki: DÜŞMANI İÇİN DOSTUNU AZARLAYAN BÖYLE BİR ALLAH'A baş kaldırmak ve karşı gelmek doğru bir hareket değildir. Ardından çarpışmayı bırakarak Müslüman olur ve müminlerin safına geçer. |
Tarih: 17:14, 23.8.2008 Kategori: A-DINI HIKAYELER |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
AHMED RUFAİ HZ.
AHMED RUFAİ HZ. Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine; - "İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin" dedi. Müritlerinden biri; - "Efendim, sizde büyük bir ayıp var" diye cevap verdi. Bu mütevazı insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu: - "Söyle kardeşim, o ayıbım nedir?" Talebe gözleri dolu dolu; - "Bizim gibilerin size talebe olması" dedi. Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece; - "BEN SİZİN HİZMETİNİZDEYİM" dedi. |
Tarih: 17:12, 23.8.2008 Kategori: A-DINI HIKAYELER |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
ALLAH HARAMDAN KAÇANI KORUR
ALLAH HARAMDAN KAÇANI KORUR Ünlü hükümdar Timur'dan sonra yerine geçen oğullarından Şahruh babasının tersine bilime ve bilgine değer veren, dindar, halim, selim biriydi. Bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. şahruh'un çevresindeki bilgin kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan Nimetullah Efendi'nin dilinden düşürmediği bir söz vardı: "Allah haramdan kaçanı korur" (Yani kişi haramdan kaçarsa Allah ona haram yedirmez, nasip etmez, demek istiyordu.) . Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacı güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle Nimetullah Efendi'yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kehribar gibi kızarmış bir kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla yiyor, yedikçe "Allah haramdan kaçanı korur" sözünü tekrarlayıp duruyordu. Hükümdar ve adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. şahruh Nimetullah Efendi'ye sordu: - Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu? - Evet korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez. - Ama hocam seni korumadı, sende bizimle birlikte haram yedin. - Hayır, ben haram yemedim haramı siz yediniz. - Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o... - Olabilir, size haramdı, ama bana helaldi. Hükümdar lahavle çekti: - Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram, sana helal? Nimetullah Efendi sözünü bağladı: - Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun sorun... Gerçekten hükümdarın adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi. Kuzuyu çaldıklarını, pişirip yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediklerini söylediler. Kadın parasını almayı reddetti ve kendilerine beddua etti. - Ben o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, diye açıklamada bulundu. |
Tarih: 17:12, 23.8.2008 Kategori: A-DINI HIKAYELER |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
BORÇ
BORÇ Kocadere köyüne büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfa'lı, kimi Bosnalı, kimi Sivaslı, kimi Halepli çok sayıda yaralılar getiriliyor. Bunlardan biri, Lapseki'nin Beybaş köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsüne biraz daha tutabilmek isteğiyle komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi gittikçe zorlaşır ama, tane tane kelimeler dökülür dudaklarından. Ölme ihtimalim çok fazla Ben bir pusula yazdım, Arkadaşıma ulaştırın. Tekrar derin derin nefes alıp, defalarca yutkunur: Ben Ben, köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı dan 1 Mecit borç aldıydım. Kendisini göremedim. Belki ölebilirim. Ölürsem söyleyin, hakkını helal etsin. Sen merak etme evladım der. Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnının eliyle okşar. Ancak az sonra komutanının kollarında kan kaybından şehit olur. Son nefeste bir kez daha: Ben ölürsem söyleyin hakkını helal etsin. Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaşmadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yanında bir pusula. Komutan gözyaşlarını daha silmeye fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve okuduğu yere yıkılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır; ne titremelerine ne de gözyaşlarına engel olamaz. Pusuladaki not: Ben Beybaş köyünden arkadaşım Halil e 1 Mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim . |
Tarih: 17:11, 23.8.2008 Kategori: A-DINI HIKAYELER |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|