FARUK AKBAY

Hakkımda

SÖZÜN ÖZÜ


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv

Kategoriler


Arkadaşlarım


TERBİYE YARATILIŞA BAĞLIDIR

Eski iran hükümdarlarından biri vezirine oğlunun hocasından yakınıyordu:

- Ben istiyorum ki oğlum ilim öğrensin, benim yerime iyi bir hükümdar olsun, o ise devamlı müzikle, sesle, sazla meşgul Demek ki hocası buna iyi bir yön veremiyor

Vezir aynı görüşte değildi:

- Hükümdarım hocanın elinde mucize yok Çocuğun kabiliyeti neye ise hocası ancak onda ilerlemesine, olgunlaşmasına yardım edebilir İnsanın tabiatı değiştirilemez Terbiye yaratılışa tabidir

Hükümdar aksi görüşteydi Terbiye ile yaratılışa yön verebileceğini iddia ediyordu Bunu kanıtlamak için bir akşam sarayında bir eğlence düzenledi Bu eğlence sırasında eğitilmiş kedilerin bir gösterisi de yer aldı Bu kediler, sırtlarında, bir tabak içinde yanan mumları taşıyorlar ve onları

düşünmüyorlardı Hükümdar vezire bu kedileri göstererek:

- Görüyorsunuz, terbiyenin nelere gücü yetiyor, dedi

Vezir karşılık vermedi Olumlu, olumsuz bir şey söylemedi Yeni bir eğlence gecesini bekledi Bir başka gecede düzenlenen eğlenceye gelirken yanında gizlice bir kaç tane fare getirdi Kediler gösteriye başladığı zaman bu fareleri kedilerin ortasına doğru salıverdi Fareleri gören kediler sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine takıldılar Mumlar, tabaklar hepsi bir yana yuvarlandı Yanan mumlardan yerdeki halılar tutuştu Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü Tam bu esnada vezir padişaha yanaşıp iddiasını kanıtlamanın gururuyla şöyle dedi:

- Gördünüz mü padişahım terbiye yaratılışa tabidir


Tarih: 18:01, 25.10.2008 Kategori: Terbiye Yaratilisa Baglidir
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İŞ BİLENE CAN KURBAN

İŞ BİLENE CAN KURBAN

Gazneli Sultan Mahmud, bir av merasiminden dönerken bir köyde, Ayas adında bir delikanlı ile tanışmıştı Ayas'ın söz ve davranışlarındaki farklılık, bunlardan yansıyan zeka parıltıları karşısında Sultan Mahmud, bu delikanlıda bir cevher olduğunu sezmiş ve onu kendi rızası, ana-babasının izniyle Gazne'deki sarayına götürmüştü

Ayas, sarayda sultanın emriyle yoğun bir eğitim ve öğretime tabi tutuldu Tahminlerin ötesinde zeki ve başarılı bir genç olduğu görüldü Her öğretileni hemen belliyor, köyden gelmişliğini hissettirmemek için bir yanlışlık yapmamaya aşırı dikkat gösteriyordu.

Sonuçta Ayas, Sultan Mahmud'un istediği nitelikte bir elaman olarak yetişti ve sultanın emrine girdi Kendisine hangi görev verilse hakkından geliyor, her işte hükümdardan tam not alıyordu Sultan Mahmud Ayas'ı keşfettiğine içten içe memnun oluyordu.

Ayas, sarayda liyakat ve yetenek isteyen görevler için adı akla ilk gelen kimse olmuştu Sultanın bir paye verdiği kimseler içinde en güvendiği, en gözde kişi Ayas'tı Bunun için Sultan'ın maddi ve manevi iltifatlarına mazhar oluyordu Bu durum Ayas'la aynı rütbedeki vezirler ve diğer yüksek dereceli memurların kıskançlığına, Ayas hakkında ileri geri konuşmalarına sebep oluyordu Ama Sultan Mahmud her şeyden haberdardı Bir gün vezirlerinin kumandanlarının katıldığı bir gezi düzenledi Bu gezi sırasında yakınlarından geçmekte olan bir kervan Sultan Mahmud'a, Ayas'ın değerini kanıtlamak için aradığı fırsatı verdi Sultan Mahmud, vezirlerinden birini çağırdı ve ona,

- Git, şu kervan nereden geliyormuş sor, dedi Vezir gitti sordu ve döndü:

- Sultanım, bu kervan Çin'den geliyormuş

- Peki nereye gidiyormuş?

- Onu sormadım efendim

Sultan Mahmud bunun için bir başka vezir çağırdı ve ona,

- Git şu kervan nereye gidiyormuş öğren dedi Vezir öğrenip geldi:

- Sultanım Mısır'a gidiyormuş

- Anlaşıldı, yükü neymiş?

- Onu öğrenmedim efendim

Böyle kaç tane vezir denedi, kervan hakkında tatminkâr bilgi edinemedi Bunun üzerine mevcut vezir ve diğer yetkililere şöyle dedi:

- Ayas'ı çekemediğinizi, hakkında ileri geri konuştuğunuzu, gözden düşürmeye çalıştığınızı biliyorum Benim Ayas'a değer verişim sahip olduğu engin kabiliyetlerden, verilen her görevde gösterdiği ustalık ve beceriklilikten dolayıdır Beşinizin, onunuzun birlikte üstesinden gelemediği bir işi tek başına hak edebilmesi sebebiyledir En basiti şu kervan hakkında hanginizi gönderdimse yeterli bilgileri edinemediniz Halbuki daha önce böyle bir konuda Ayas'ı denedim, bir seferde tekmil bilgiyi, akla gelebilecek tüm soruların cevabını öğrenip beni aydınlatmıştı İşte benim Ayas'ı tutmamın, ona farklı muamele yapmamın sebebi budur.

 


Tarih: 16:00, 25.10.2008 Kategori: Is Bilene Can Kurban
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

BUDİST TAPINAĞI

BUDİST TAPINAĞI

Uzakdoğu'da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki Budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.

Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır.


Tarih: 15:30, 25.10.2008 Kategori: Budist Tapinagi
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

KINALI ALİ

KINALI ALİ

Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordur. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk görür. Merakla "Adın ne senin evladım" diye sorar. Çocuk "Ali" diye cevap verir. "Nerelisin?" Ali "Tokat Zileliyim komutanım" diye yanıt verir. "Peki evladım bu kafanın hali ne?" Ali, "Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım" "Neden?" der komutan. Ali,"Bilmiyorum komutanım" diye yanıt verir. O günden sonra herkes Ali'ye KINALI ALİ demeye başlar. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçmektedir ancak Ali kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister ancak Ali'nin okuma yazması yoktur. Arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar.

"Sevgili anacığım ellerinden öper çokça selam ederim. İyi olmanızı Cenabı Haktan niyaz ederim. Kardeşim Zeynep ve dahi kardeşim Hasan'a da bolca selam eder gözlerinden öperim. Ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin. Vatan borcu namus borcu derdin ya anacığım, vatan borcu bana hiç ağır gelmiyor. Yerimden komutanlarımdan ve dahi arkadaşlarımdan çok memnunum. Bizler varoldukça düşman askeri bu topraklarda bir adım dahi ilerleyemez. Ben ve arkadaşlarım elimizden geleni ardımıza koymuyoruz , göğsümüzü siper eyledik anacığım .
Çokça selam eder o mübarek ellerinden öperim . Kardeşlerimi de hasretle kucaklarım. Soranlara hep bir selamımı söyleyin. Bir de anacığım; Hani askere gelirken kafama kına yaktıydın ya, arkadaşlarım ve komutanlarım burada benimle hep bir ağızdan dalga geçiyorlar. Pek yakında kardeşim Hasan'da askere gidecek, sakın onun kafasına kına koyma, onunla da dalga-geçmesinler.
                                                                                                                             Oğlun : ALİ "

Aradan bir kaç gün geçer, İngilizler kati netice almak için tüm Gelibolu'ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdir. Onlara takviye olarak giden yedek kuvvetler de yeterli olamamış, onların sayılarında da epey azalma olmuştur. Gelibolu düşmek üzeredir. Kınalı Ali'nin komutanı da olaylar nedeni ile yerinde duramıyordur. Kendisinin bölüğü henüz düşman askeri ile birebir savaşa hazır değildir. Komutanlarının bu düşünceli halini gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına düşmanla birebir savaşmak istediklerini söylerler. Komutanlarına onları düşmanla birebir savaşa sokmaları için adeta yalvarmaya başlarlar.Komutan öyle çaresizdir ki, askerlerinin bu isteğini çaresizlikten ötürü kabul edip onları düşmanın üzerine gönderir. Bir çok er gibi Kınalı Ali de o gün orada şehit düşer.

Günler sonra, Kınalı Ali'nin son yazdığı mektuba annesinden yanıt gelir. Komutanları bu mektubu hep birlikte buruk ve yaşlı gözlerle okurlar.

"Oğlum Ali nasılsın iyi misin? Çokça selam eder gözlerinden öperim yavrum. Öküzü sattım paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyorum. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum. Bir bacın bir ben.. yediğimiz içtiğimiz ne ola ki. Üç beş kuruş para bize yeter de artar bile. Siz sakın bizi merak etmeyin, bizi düşünmeyin. Köy de köylüde hep birden iyicedir. Burada hiç bir yaramazlık yoktur. Gece gündüz duacınızım oğluummm hasretin iyice bir büyüdü içimde ama ondan başka da bir düşüncem kederim yoktur çok şükür.

Oğlum Ali; yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime kına yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına, arkadaşlarına söyle, senle dalga geçmesinler. Adettir. Bizde üç şeye kına yakılır.
1-Gelin kıza; gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye.
2-Kurbanlık koça; ALLAH'A kurban olsun diye.
3-Askere giden yiğitlerimize; vatana millete kurban olsun diye.
Bu dediklerimi komutanlarına bir de seninle dalga geçen arkadaşlarına bir bir  iyice anlat e mi oğlum.

Gözlerinden öper selam ederim. ALLAHA emanet olun.

(Bu mektubun aslı, Çanakkale Müzesi'nde sergilenmektedir.)
ŞEHİTLERİMİZE İTHAFTIR. RUHLARI ŞAD OLSUN

 


Tarih: 14:25, 25.10.2008 Kategori: Kinali Ali
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

ALLAH'IM ONU KORU

ALLAH'IM ONU KORU

Genç adam, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı.

Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşam üzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı.

Eğer yanılmıyorsa, bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı.
Şalteri kaldırınca, atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama, bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese, böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu.

İşe koyulduğunda, yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu, evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında bulmuştu.

Adam, on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın, büyük hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat, serseri olmasını engellerdi.

Adam, oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak:
- Bu çocuğun, okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertler açacak!..

Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde, arkadaşlarına ait ip ucu olmalıydı. Eşi istemese de, ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı.

Oğlu, en son sayfada:
"Bu gece kötü bir rüya gördüm!.." yazmıştı. "Atölyede çalışırken, babamı elektrik çarpıyordu. Allah'ım onu koru!.. Ben elimden geleni yapacağım!.."

 


Tarih: 23:05, 6.10.2008 Kategori: Allah__im Onu Koru
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->